13 Haziran 2009 Cumartesi

Kocam Size Emanet….!!!


Hafta içi televizyonun karşısında pinekleyip kanal kanal gezerken birden bile bir programa gözüm takıldı ve aynı anda acaba bizim toplum ataerkilden anaerkile mi geçiş yaptı benim haberim yok diye düşünmeye başladım.

Kısa süre önce yemeklerini yarıştıran hanımefendiler galiba bununla yetinmemiş olacaklar ki bu kez de kocalarını yarıştırmaya başlamışlar.İşin ilginç yanı bu gariban kocalar buna nasıl razı gelmiş.Şimdi programı hiç izlememiş olanlar gayri ihtiyari bu hanımefendilerin kocalarını yarıştırmasından en mükemmel eş olanın seçildiğini falan zannedebilirler ama öyle değil.Durum daha da trajik hatta trajikomik.

Bu hanımefendiler yememişler içmemişler,senelerdir aynı evi paylaştıkları kocalarının beğenmedikleri yönlerini oturup konuşarak çözmek yerine ,nasıl olduğunu bilmediğim bir şekilde eşlerini bu programa katılmayı razı getirip ,5 günlüğüne bir eve tıkıp,orada eğitim almalarını sağlamışlar.Şimdi eğitim almak kötü bir şey değil diyebilirsiniz ama iş sadece moda ,spor ,dans,görgü ,sofra adabı gibi konularda eğitim almakla kalmayıp ,ki buna da taktım ben,bir de sevgili hanımefendilerin kocalarından mutlu olmadıkları noktalarla ilgili ceza vermesine kadar gidiyor.Şaşırmayın çünkü bu zavallı ,öz güveni sıfıra indirgenmiş,rezil olmuş adamcıklar yer silmekten,ütü yapmaya hatta yemekten nefret ettikleri şeyleri yemeğe bile zorlanıyorlar.Hemen burada bir noktaya değinmek istiyorum,mevcut hanımefendilerin büyük bir çoğunluğu ev hanımı!!!

Gelelim eğitim konusuna;özellikle dans dersine taktım ben.Dersimizin konusu Tango.5 gün ile sınırlandırılmış olmasından kaynaklı sanırım hızlandırılmış Tango.Varsayalım ki bu beyfendiler 5 günde tangoyu yalayıp yuttular,ya hanımlar acaba kaçı biliyor tangoyu.Bizim ulusal dansımız falan da bana mı öğretmediler bunca yıldır? Tango eğitimi veren saygıdeğer hanımefendinin şu sözlerine de takıldım ben.Hanımefendi hanımefendileri dansa kaldırma yöntemlerini anlatırken dedi ki eşlerini dansa kaldırırken çiçek gibi sunacaksınız dans platformuna!!!Yahu biz kadınlarımıza ,erkeklerle birlikte hayata karışmalarını,omuz omuza hayatla mücadele etmelerini öğütlüyoruz,siz gene kadın milletinin bilinçaltına o çıt kırıldım çiçek,böcek,pamuk prenses imajını şırınga ediyorsunuz.Bir kere tango tutkunun dansıdır,bizim kadınlarımızın kaçı cinsel kimliğiyle barışık.Yazık gerçekten çok yazık…

Kendimi bunca soytarılığın yarışmanın sonunda ödül olarak verilen 10 000 TL için olduğuna inandırmaya çalışıyorum.Umarım her yanından ego fışkıran bu hanımefendiler,gerçekten 5 günde kocalarının başka insanlara dönüşeceklerine,evlilikleri ile ilgili tüm sorunların bu program ile çözüleceğine ve daha da mühimi tek sorunun sadece eşleri olduğuna inanmıyorlardır.Çünkü iki kişi arasında bir sorun varsa emin olun ki suç tek kişi de değildir.

Önce yemekler,sonra kocalar bakalım Türk televizyonculuğu önümüzde ki günlerde daha neleri yarıştıracak ve bu yolla bu toplumu yozlaştıracak.Neyse en azından bana yazacak konu yarattılar.

Şimdi hepiniz yukarıda ki fotoğrafla, konuyu bağdaştıramamış olabilirsiniz ama bu fotoğraf el yapımı (benim elim)ve geçen ki yazıma çok güzel bir şiir yazan ,blog sayesinde tanıdığım Erkan’a.Umarım ismini yazmamdan rahatsız olmaz.Aslında fotoğrafı direk onun bloğuna yollamayı çok denedim ama gene bilişimsel yeteneksizliğim baş gösterdi.Neyse umarım beğenir,umarım herkes beğenir…


Sevgiyle kalın…

7 Haziran 2009 Pazar

Yaşasın Fotoğraf Çekmek…


Ve sonunda uzun ve meşakkatli geçen bir satın alma kararı sonrasında Canon 450 D ‘me kavuştum.Sanırım hayatım boyunca kendime aldığım en pahalı hediye bu oldu.Bir nevi doğum günü hediyesi.Hatta üzerine daha fazla anlam yükleyip topu topu 19 gün sonra 30. yaşıma gireceğim için bunu bir 20li yaşlara veda 30 lu yaşlara merhaba hediyesi olarak da kabul edebiliriz.

Şimdiye kadar yazarak kendini ifade eden biri için fotoğrafla ifadeyi denemek başlangıç dönemi için bir hayli zor geçiyor diyebilirim.Yani tek bir fotoğrafla tüm anlatmak istediklerini anlatmak,tüm o duyguyu tek bir resimle dışa aktarmak gerçekten zor.Ama benim umutlarım var,benim hayallerim var ve tüm bunları gerçekleştirebilmek için yaşama dair gücüm ve hırslarım var.

Eminim ki önümde uzun bir yol var ama ben bu yolu kat edip yolun sonunda bambaşka bir hayat bulmayı bekliyorum.Fotoğrafçılığın temeli ışık,hatta photo yunanca ‘da ışık demek.Işık olmadan hiçbir şey olmuyor.İşte tam da bu noktada Fotoğrafçılık’ta benim hayatımın ışığı…

Kimse merak etmesin yazmaktan asla vaz geçmiyorum.Hatta artık yazdıklarımı,çektiklerimle süslüyeceğim.Tıpkı becerebilirsem yan tarafa yüklediğim albüm gibi…Umarım beğenirsiniz ,yorumlarınızı bekliyorum…

19 Mayıs 2009 Salı

Bana Gitme Demedin


Bu mektup sana;son bir yıldır hep yanımda olan ama aynı zamanda beni hep uzakta tutabilmeyi başaran sana.Hiç sevdiğini söylemeyen ama belli etmekten de çekinmeyen,son bir yıldır geçirdiğim tüm kötü şeylerde yanımda olan beni yalnız bırakmayan sana.

Evet,böyle liseli kızlar gibi tarih tutmayı hiç sevmem ama 6 Haziran’da bir seneyi dolduracak ilişkimiz.Ayrı ayrı hayatlarımız için pekte iç açıcı bir sene sayılmazdı ama birlikteliğimiz için güzel sayılırdı her şey.Hatta şimdi durup buradan baktığımda aslında ne kadar çok yol kat ettiğimizi,birbirimizi ne kadar çok benimseyebildiğimizi görebiliyorum.

Aslında bunları yazmak benim için çok zor.Ben ki fırtınalı aşklara alışık bünye,inişlerin çıkışların kraliçesi,nerde hareket orada bereket dercesine aradan oraya koşuşturan insan nasıl oldum da kendimden bu kadar zıt bir insana aşık oldum şaşılacak iş.

‘Aşık oldum’ ;oldum mu bilmiyorum.Sanki sen orada beni bekliyordun.Tüm acılarımı dindirmek,beni sakinleştirmek,durgun sularında ,çocukken annemin kucağında yaptığım tren seyahatlerinde ki gibi sallaya sallaya uyutmak dinlendirmek için.Seni sevdim ben,hem de çok sevdim.Her gün daha çok sevdim.Seninle uykuları sevdim,yemek hazırlama telaşlarını,kurarlarını sevdim.Gerçekte göstermediğin sevgini,uykunda yada ben hastayken göstermeni sevdim.Önemsedim seni ben.Biliyorum yapmamalıydım ama hayatımın ortasına yerleştirdim ve seninde öyle yapmanı bekledim.

Evet bekledim…Aslında çok şey beklemedim senden dedim ama bekledim.Beni hayatının ortasına koymanı,bana vakit ayırmanı bekledim.Taşıdığım yüklerden ağrımış sırtımı sana dayamayı bekledim.Beni hala beğendiğini arada bir de olsa belli et bekledim.Eskiden olduğu gibi Ortaköy’de çay içmeyi, arada bir sinemaya gitmeyi yada sahilde yürümeyi bekledim.Sokakta yürürken elimi tutmanı bekledim.Sabahları çıkarken beni öpmeni, akşamları geldiğimde sarılmanı bekledim.Daha çok coşku daha az yergi bekledim.Yaptığım yemekleri beğenmeni bekledim.Ama sen bana bir gitme bile diyemedin.

Doğru hatalıydım,saçmalıyordum.Kontrolümü kaybetmiş ve fevri hareket ediyordum.Normalde umursamayacağım şeyler için onca emeği sokağa atmaya kalkıyordum.Ama yorgundum,ama bezmiştim,ama söylemiştim ve ama sevgi bekliyordum.Güçlü,yürekten gelen,kadın kalbimi ısıtacak,korkutacak,diz çökmeye zorlayacak kuvvetli bir sevgi.

Her şeyin azıyla yaşayabilirim bu dünyada.Daha az parayla, daha az gıdayla,daha az alışveriş yaparak ama sevginin azıyla yaşayamıyorum sevgilim.Ya çok sev beni, benim seni sevdiğim gibi yada bırak gideyim.Böylesi inan daha zor,benim kalbim hala senin,hala radyodaki bir şarkıyla dalıp gidebiliyorum içinde sen olan hayellere,hala ben bu adamı seviyorum diyebiliyorum resimlerine bakınca ve hala sevgimi korkmadan söyleyebiliyorum sana ya da tüm evrene.Ya sen sevgilim?Kalbin hala aynı mı benim için?



Yazarın Notu;Alışkanlık oldu artık her yazıya çektiğim bir fotoğrafı eklemeye çalışacağım.Umarım beğenirsiniz.

Sevgiyle Kalın…



2 Mayıs 2009 Cumartesi

Hayat Ertelemeye Gelmez



Yazıma bir itirafla başlamak istiyorum.Açıkçası konu aşk ,meşk olunca hele bir de kalp yarası hafiften sızlıyorsa yazması çok daha kolay oluyormuş.Halbuki sıradan şeylerde yazmak lazım.Çünkü aslında çok sıradan değil mi hayatlarımız?

Sıradan,çünkü çoğumuz her sabah aynı saatte yataklarımızdan kalkıyoruz,belki duş alıyoruz, bazen iki üç lokma bir şeyler yiyoruz çoğunlukla ona da vakit bulamıyoruz ve kirası ateş pahası olan ama otel gibi kullandığımız evimizden fırlayıp gidiyoruz.Sonrası malum,eğer İstanbul’daysak cehennem gibi bir trafik ,işe varış,muhtemel bol stresli ve haddinden uzun bir mesai,posası çıkmış bir halde eve geliş,akşam yemeği yada ona bile fırsat kalmadan televizyonun karşısında sızış…Aynı bu sıralarda televizyonda sıkça dönen reklam filmi gibi.

Halbuki neler hayal etmiştik ilk gençlikte hayatımızın ilerisi için.Hepimiz birer idealisttik.Neler olmak için yaratılmıştık ama neler olduk.Ama sistem denilen bu mükemmel çark bizi de içine bir şekilde çekti öğüttü ve hepimizi birer kurulu robot haline getirdi.Öyle ki bu halimizle hayattan zevk aldığımızı bile iddia eder olduk.Düşünmeden,düş kurmadan,belki de hayatta nelerden zevk aldığımızı bile öğrenemeden geçip gidiyoruz işte bu hayattan.Arkamızda bıraktıklarımızsa ödenmiş faturalarımız,kredi kartı ekstrelerimiz,aynı saate ayarlanmış cep telefonu alarmlarımız.Bu mu bizim hayata gelme sebebimiz?En son hangi düşü kurdunuz yada daha iyisi en son ne zaman düş kurdunuz???

İşte bu soruları sordum ben de kendime…30 olmama birkaç ay kala fotoğraf çekmekten çok zevk aldığımı aslında pastacı olmak istediğimi,İngilizcedense İtalyancayı tercih edebileceğimi ve yazılarımı başka platformlarda da okuyucularına ulaştırmak istediğimi keşfettim.Biliyorum çoğunuz biraz geç olmuş diyeceksiniz bana.Hatta satış müdürü olmuşun işte işini de seviyorsun derdin ne diyeceksiniz bana?Ama ya gerçekten muhteşem pastalar yapabilecek kadar kabiliyetliysem yada en az Ara Güler kadar harika fotoğraflar çekebileceksem ve hatta Nobel’i kucaklayabilecek kadar muhteşem bir roman yazabilme yeteneğim varsa.Sizce de denemeye değmez mi?Bunun adı maceracılık değil,sakın yargılamayın.

40’ıma birkaç ay kala hala İtalyanca konuşamıyorsam,çektiğim fotoğraflar hiç ödül almamışsa,yazılarım hala sadece sahibine mektuplarda sahiplerini arıyorsa ve ben hala anneden kalma yöntemlerle pasta pişiriyorsam ve içimde tüm bu yaşanamamışlıkların sızısı beni kemirip duruyorsa neye yarar bu hayat.

Ha şimdi ha yarın diye ertelediğimiz bu hayatların süresi ne yazık ki hiç belli değil ve tüm bu hayallerimizi gerçekleştirmek için bir on yılımız daha var mı hiç bilmiyoruz.Artık kemikleşmiş değer yargılarımızdan,bize çizilmiş hayatlarda yardımcı oyuncu olmaktan vazgeçelim derim.Kendi hayal ettiğimiz hayatın baş rol oyuncusu olmak için şansımızı zorlayalım.Hazır baharda kapıyı zorlarken bizde düş kurup,düşlerimizi gerçeğe taşımak için ne gerekiyorsa yapalım.Çünkü hayat ertelemeye gelmez…


Yazarın kendine notu:Yazıya birde tazecik yeni çekilmiş bir fotoğrafımı ekledim.Uzun saçlarımı malum hastalık sebeplerinden kestirdim ve resimlerde artık küçük bir kız çocuğu gibi de durmuyorum.İtiraf etmem gerekirse bu durum sinirimi de bozmuyor değil!Yaş-la-nı-yo-rum…J Alın size hayatı ertelememek için bir sebep daha…

29 Mart 2009 Pazar

Merhaba (MIX)


Çok uzun bir süre sonra tekrar merhaba…Aslında yazacak o kadar çok şeyim vardı ki bunca zaman ama evde bir türlü yalnız kalıp yazmaya konsantre olamadım.O yüzden şimdi aklımdakilerin hangisini yazsam paniğindeyim.Aklım karışık,yüreğim karışık.Umarım kalemimde karışmaz.

Son birkaç haftadır sürekli geçmiş hayatımın sayfalarından misafirler ağırlıyorum.Sanırım eski sevgililerinle dost kalabilmek için önce kendinin sonra karşımdakilerin tamamen o zaman ki duygularından arınmış olması gerekliymiş.Otuzuma girmeme birkaç ay kala hala hayattan bir sürü şey öğreniyorum.O yüzden de bu iki adamla ilgilide birkaç şey yazmak istiyorum;

Hoş geldin Sevgilim;

En son 5 sene önce görmüştük birbirimizi ilişkimiz başlayalı on iki seneyi devirdik halbuki.Başlayalı dedim çünkü sende biliyorsun bizim ilişkimiz hiç bitmedi.Sen hayatımın ilk aşkı,belki de tek gerçek aşkı,bir insanı sadece o olduğu için sevebilmenin canlı kanıtı,işte karşımda oturuyorsun.Hayattan, başımıza gelenlerden bahsediyoruz,dert yanıyoruz birbirimize.Sen kızını anlatıyorsun,ben hayattan sıkıntılarımı.Saatler birbirini deviriyor,biliyorum sende doymuyorsun.Biz hiç birbirimize doyamadık ki.Herkese nasip oluyor mu böyle bir aşk bilmiyorum.Ama bu kelimelere dökmesi çok zor bir his,seni her hücreni öyle iyi biliyorum ki ben.Aslında biliyorsun değil mi biz hiç konuşmasak ta anlaşabiliriz seninle.Bütün tutkulardan,tüm heveslerden ,tenden,senden ve benden arınmış yalın bir aşk var ortada.Birbirimizde birer parçamız var bizim,hangi ara unuttuysak asla geri alamayacağımız birer parça.Geri almayı hiç istemediğimiz birer parça,galiba kalbimizden kopmuş.Seninle o masada tek bedenim ben,sevişmemize lüzum yok.Kokun geliyor burnuma hala aynı parfüm,uzun yıllar sırf sen kokayım diye sürdüğüm parfüm…

Biliyorum biz bir daha bu hayatta bir araya gelemeyeceğiz ama bu aramızdaki bağ bu kalpten kalbe kurduğumuz yol bizi hiç ayırmayacak ta bizi.Uzaktan seveceğiz hep.Birbirimizin iyi olması için kendi iyiliğimizden önce dua edeceğiz.Birbirimizin bir damla gözyaşı için öleceğiz.Hani Cerrahpaşa’nın arka avluluğuna yeni dökülmüş betona kalbimdesin yerine kalbimsin yazmıştın ya ,sabah ben ve tüm hastane görüp hem ağlayıp hem gülmüştük ,belki de budur kopamama sebebimiz.Sen benim kalbimsin ben de senin.


Tutkumun Esiri;

Ve sen; daha önce de yazmıştım sana,yazdıklarım yerine ulaşmış,geçte olsa bir uzlaşma sağlanmıştı biten ilişkimizde.Ama geçen günler gösterdi ki hem sen hem de ben yarım kalan bir şeylerin bedellerini birilerine ödetme derdindeyiz.Sakın bana aşk deme,aşk değil bu hınç almak gibi bir şey çünkü.

Sen yasak elma,sen tutkumun esiri,sen zehirli olduğu belli ama bir o kadar cazip bir sepet çilek gibisin benim için.Pek çok kadının ilgisini çekebilecek kadar yakışıklısın,üstelikte bir de masumiyet var içinde.Sen benim şeytanımsın.Yaklaşmamalıyım ben sana,sen ateşsin,biliyorum yakacaksın beni.Hayır gayet belli bizimkisi yarım kalan bir aşkın kalıntıları falan değil ,düpedüz tutku,en ateşlisinden bir ihtiras.Sen ateş ben barut.Bizim yan yana gelmemiz sadece bir patlama,can yakacak, kan dökecek,pişmanlık duyuracak bir patlama.Abartılı duyguların hepsi abartılı üzüntüler getirir peşinden ve ben bunu öğrenecek kadar çok yaşadım küçüğüm.Bırak bizim son noktamız benim koyduğumu sandığın yerde kalsın.Bugünlere taşınmasın,ne seni ne beni ne de sevdiklerimizi acıtsın.Çünkü bazen aksini düşündürsem bile ben o adamı tüm durgunluğuyla,tüm aksilikleriyle seviyorum.Onun uykusundayken bana bir anlık sarılışına tüm ihtiraslarımı gömerim.


Sevgiyle Kalın,

6 Mart 2009 Cuma

Koşabildiğine Sevinmek

Başlığı okuyup peşin hükümlü davranmayın,nice hayat dersleri yüklü bu yazıda demeyeceğim.Çünkü aslında bu bir teşekkür mektubu.Bana ikinci bir hayat,tadına doyum olmayan bir dostluk ve güven hediye eden doktoruma ;Ömer Demirelli’ye .Umarım ismini yazdığım için kızmaz.


Geçen hafta sonu Fenerbahçe’de bir aile ziyareti sırasında burada yazmak istemediğim hatta başka bir yazıma konu olabilecek bir sebepten sinirlendim ve birden eski hastalığım depreşti.Bilenler bilir,bir zamanlar bir şeye kızdım mı kendimi yola vurma arzusu gelirdi bana.Arabalı yada yaya ,yer,zaman,mekan fark etmez kaçardım bulunduğum yerden sinirim geçene kadar.

Gene öyle oldu,montumu kaptığım gibi dışarı attım kendimi.Burnumun dibi Fenerbahçe sahili,hava soğuk.Bu sebepten olacak ki kalabalık yok.Tenha bile sayılır.Gökyüzü gri,hava çiseliyor ince ince.Önüm alabildiğine deniz,uzakta adalar,manzara insanı sarhoş edebilecek kadar güzel.Büyük Kulübün iskelesinde yüzlerce martı konmuş dinleniyor aralarında simsiyah bir karga.Fotoğraf makinemi evde bıraktığım için kendime ne kadar kızsam az.Zaten az sayıda olan insanlarda hızlı tempoda yürüyerek sabah sporlarını yapıyorlar.Sürü psikolojisi olsa gerek ben de onlarla hızlı yürümeye başlıyorum .Sonra koşmaya …Koşuyorum,KOŞABİLİYORUM.

Evet kiminiz için ne kadar sıradan bir eylem;koşmak.Ama benim için çok kısa bir süre öncesine kadar değildi.Hemoglobin’i 3,6 olan bir insanın değil koşması yaşıyor olması bile mucizeymiş.Böyle demişti kan tahlillerimi gören ilk doktor.

Demir eksikliğine bağlı kansızlık;maalesef kadınlarda daha sık rastlanan ve hayat standardınızı sinsice tahmin edebileceğinizden çok daha aşağıya çekebilen bir rahatsızlık.Hele benim gibi inatçı,tedavi olmakta direnen,hastaneden nefret eden,ele avuca sığmaz,dırdırcı bir hastaysanız.

Bazen yaptığınız iş konusunda sahip olduğunuz teknik bilgi,başarılı olmanıza yeterli gelmez.Karşınızdakini anlamalı,hatta ona ayak uydurmalısınızdır.Ömer işte tamda bunu yaptı.Yeryüzünde hala onun gibi insanlar olduğunu görmek çok hoş.Hiçte kendi branşıyla alakalı olmadığı halde bana yardım etti.Çünkü başka bir doktora yönlendirseydi,benim büyük olasılıkla tedaviyi yarım bırakacağımı biliyordu.Ona duyduğum güveni görüp,benim için yapabileceğinden fazlasını yaptı.


Geçen hafta sonu Fenerbahçe sahilinde koşabildiğimi gördüğümde o kadar çok sevindim ki telefon açıp teşekkür etmek istedim.Sonra rahatsız edebileceğim düşüncesiyle vazgeçip daha kalıcı bir şey yaptım.Bu yazıyı yazdım.Bu satırlarım sizin için Ömer Bey;

Koşabildiğine sevinmenin nasıl bir şey olduğunu belki bilmiyorsun,umarım bir ömür boyu da öğrenmezsin.Ama sen bana ikinci bir hayat hediye etmekle kalmadın,bir de bu hayatı aslında birçok insanın her gün yaptığı ama benim için ekstra olan bir sürü şeyle doldurdun.Tıpkı koşabilmek gibi.İşine duyduğun saygıdan ve içinde ki insan sevginden dolayı birçoklarına örnek olmalısın.Umarım tüm hayatın kalbinin içi gibi güzellikler ile dolu olur.Rastlaşma sebebimiz kötüydü ama tanıdığıma en mutlu olduğum insanlardan birisin.Sana bir kez daha yürekten çok teşekkür ederim.


Sevgiyle Kal…

15 Şubat 2009 Pazar

En Manasız Bulduğum Güne : Sevgililer Günü’ne


Başlığı okuyup ta sakın sevgilisi olmadığı için Sevgililer Günü de neymiş diye atıp tutanlardan olduğumu sanmayın.Çünkü sizinle en başından beri paylaştığım gibi hala hazırda (Allah nazardan saklasın) 8 ayını doldurmuş bir ilişkim var.Mutluyum ve huzurluyum.Derdim bu değil,derdim şu ki;bilindiği üzere aslı Valentines Days olan bugün bizim bayramımız falan değil.Burada oturup uzun uzun tarihçesini anlatmak istemiyorum ama kısaca geçecek olursak;zamanın birinde kralın biri o bölgede yaşayan çiftlere evlenmeyi yasaklar.Rahibin biri ki adı Valentine,kralın emrine uymaz sevenleri evlendirir ve bu yüzden de başından olur.Öldürüldüğü gün herkesin tahmin edebileceği üzere 14 Şubattır.O günden sonra önce rahibi anmak maksatlı sonra kapitalizme katkı amaçlı bu kutlamalar sürer gider her 14 Şubatta.Yani gün bizim günümüz değil.Ama benim asıl sorunum bu değil ,bahsi geçen şey AŞK.Satın alınabilecek ya da hediyesi olabilecek bir şey değil bu.Sınırlı hiç değil ki bir günde önemi artsın yada azalsın.Ama madem içinde sevgi barındıran bir gün bu ve madem hep sevgi içerdi yazılarım bende tüm sevgililerime yazayım istedim bu yalancı sevgililer gününde.

Kalbimden gelmiş geçmiş kesinlikle çok sevilmiş ,bazısı çok sevmiş bazısı hiç sevmemiş,bazısı sahtekar sevgiler vermiş bazısının sevgisi yetmemiş,bazısına sevgim yetmemiş,bazısı kendini kandırmış,bazısı beni kandırmış,bazısıyla hiç tanışılamamış tüm sevdiklerim;hepiniz bir şekilde bir yerlerden gelip girdiniz ömrümün bir yerine.Belki çok mutlu ettiniz beni belki ölmekten beter ettiniz,kim bilir nerede ve ne şekilde oldu finali ilişkimizin.Belki çok üzdüm ya da çok üzüldüm terk edişin ardından.Ama şimdi üzerinden onca zaman onca yaşanmışlık onca tecrübe geçince diyorum ki iyi ki gelip geçmişiniz.İyi ki yaşanmış onca şey.İyi ki çarpmış deli gibi kalbim her birinize.Ne çok şey öğrendim sayenizde.Ben kızgın değilim artık hiçbirinize.Yüzünü göstermek istemeyenlerinizle bile barıştım kendi içimde.Hepinize bir anlam yükledim,sakladım bir küçük hatırayla.Bazen bir fotoğrafla yada bir fincan belki de bir mektup,bir kitap,bir oyuncakla hatta can yoldaşım kedimle.Hiçbirini atmadım ben.Çünkü inanmam sevgilerin ölümlü olduğuna sadece şekil değiştirirler,bazen arkadaş olurlar,bazen uzak bir dost,bazense nefret.Umarım hepiniz bir yerlerde benden sonra ki hayatınızda mutlusunuzdur,hepiniz çok değerlisiniz çünkü sizi bu hayatın bir parçası yapan benim ve bu hayatı ,hayat yapanda sizlersiniz.


Gelelim yukarıda yazdıklarımdan sonra bu yazıyı okumamasını temenni ettiğim canım sevgilime;inanmasan da sabah sabah sevgililer günün kutlu olsun dedin ya bana,nasıl mutlu ettin beni.Sen sevgini doya doya veren biri değilsin ve ben bu küçücük şeylerden öyle deli mutluluklar çıkarabiliyorum ki,aklın şaşar.Sen benim yıllardır arayıp ta bulamadığım durgun denizimsin,o kadar senim ki artık bazen beni bile şaşırtıyor bu hallerim.Sensiz uykular,uyku değil artık.Günlerin anlamı,iş çıkışı seni gördüğüm anlar.Ben seni bir tek gün değil,ömrümün bundan sonra ki her geçen gününde sevmek istiyorum sevgilim.Çünkü ben seni birlikte her geçirdiğimiz gün daha çok sevdim.Seni yaşadıkça arttı bende ki sevgin.Paylaştığımız her şeyi kötü yada iyi çok sevdim.Öfkeni sevdim,titizliğini sevdim,uykunu sevdim,benimle uğraşmanı sevdim…Ben ikimizi çok sevdim…

Sorgusuz ve sınırsız sevebilenlere…

SAYAÇ

Sitenizesayac.com